-Böyle bodoslama bi girişle giriyorum direk hiç giriş cümlesi yok- Geçen ay üzerimde en sevdiğim ev kıyafetlerimden biri olan ve bi ara Kıbrıs’ta içkili ortamlara girerken giymekte kullandığım ve gene bi içkili ortamda eğlenceli bi yarışma sonucu kazandığım Becks T-shirt’ü üzerimde markete gitmem gerekti. N’aldığımı geçelim şimdi burada AB araştırması içinde değiliz. Ama genel olarak mesaj vermek gerekecekse evet bira da almış bulundum. Şimdi durum itibari ile evin karşısında bi adet tekel bayii bulunmakta. Ve diğer karşısında ki o da bizim evin karşısında kalıyor (burada kafa kurcalama amacı güdüyorum ama hala kurcalanmadıysa siz devam edebilirsiniz sağ kalmayanları gömüveriyoruz) Miraç isimli, ki isminden de belli olmak üzere alkol satmayacak ve bu vesile ile karşıda bir tekel bayiinin hala ayakta durmasını sağlayan bir adet mahalle süpermarketi bulunmakta. (Hayır arkadaşım, mahalle süpermarketlerinin küçük bakkalları öldürdüğü ile ilgili bi yazı yazacak olsam yazıya böyle başlamazdım, ki öldürmek deyince senaryolar aklımda sıralanmadı da değil.) (tamam her zaman konuyu saptırıyorum, ne var bunda, sonuca ulaşıyoruz işte) Ve ben de öncelikle biraları alıp Miraç markete girdikten sonra Abdullah Gül cumhurbaşkanı olduktan sonra elinde biralar ve üstünde bira reklamlı tişörtle ılımlı İslam modelli bir markete giren ilk kişi olduğuma kanaat getirdim. Sonradan düşündüm de benim hayatımda ilk yaptığım başka daha neler olabilir. Ne kadar radikalim acaba diye. Sonuç şunlar çıktı:

 

  • Umberto Eco’nun Baudolino’sunu altta verilen sözlük anahtarlarına bakmadan okumaya çalışıp hiç bişi anlamadığı için kitaba yarısından yeniden baştan başlayan ilk homo saphien saphien.
  • Yaptığı her b.ktan sonra bunu ben yarattım diyebilecek derecede megaloman olabilen ilk yaratıcı insan
  • Herkes işerken ismini yazmaya çalışırken bunu tersten yazmaya çalışan ilk bilim insanı (tabi Da Vinci denemediyse)
  • Daha fidan halinde olan bi ağaççığın tepesine dokunarak “buna insan eli değen ilk kişi benim ve bu ağaç büyüdüğünde en tepesine dokunmuş olacağım” diye düşünen ilk manyak
  • Katıldığı yemeklerde, balolarda bilumum pasta servisinin yapıldığı davetlerde pasta kesiminden önce pastaya ilk parmak atan kişi olma hazzına ulaşmaya çalışan obez psikolojiye sahip kişilik
  • Katıldığı bu tarz davetlerde ismi ve sıfatından önce dans eden kişiliğiyle hatırlanan esnek karakter.
  • WordPress’e sırf paylaşacak bişi olmasından çok canı sıkıldığı ve can sıkıntısını paylaşan ilk blog yazarı.
  • Kalemle yazmaktan sıkılıp sırf bu yüzden not alabilmek için bilgisayarı açabilen yada ipaq de not tutan, zorunlu kaldığı durumlarda ise yazarken sıkılıp kendisinin bile okuyamadığı bir yazı fontu ile not tutan ilk okur yazar
  • Sosyal ağlara (sosyomat….) sırf arkadaş davetiyesi ile girip sadece arkadaşları ile sosyal kalan asosyal birey
  • Askerdeyken spor yapmayan ilk sportif ve yeşil karakter.
  • İnternet gazetelerinde ki bilim haberlerine yapılan yorumlara içerleyip, sinir krizleri geçirip yine de okuyan azimli endam.
  • Herkes dip not yazarken ilk not yazmayı deneyen yazı mühendisi
  • Bi ay geçmiş bi olayı sanki dün olmuş gb yazma gereği duyan t-shirt üstü hırka kişisi.

 

Gene, yine, yeniden bi “Eylül 4”; yani bi gün geç yazdığımdan yola çıkarak beni ahmaklıkla suçlamakta acele etmeyin. Sonuçta dünü yaşamadan nasıl yazmamı bekliyorsunuz yafu? Neyse efenim dün itibari ile çeyrek yüzyılı devirmiş bulunmaktayım. Bir çeyrek altınım evet, iltifatlarınız göz alıcı. Geçen seneye nazaran daha kalabalık girdiğim yaş günümde (bu sefer 5 kişiydik) ng hayvanlarım bi nebze daha artarken, yemiş bulunduğum ızgara et, meze ve drinkeble things den sora bu yazıyı da belli bir exhausting aşamasının ardından yazdığımı nedense kuru boş bi şekilde paylaşma gereği duydum. Geçen seneye nazaran daha enerjik, polyannatif bi akım takınarak ve hatta yaşlanmaktan çok daha genç hissettiğim gerçeğinin de üstüne basarak, dinç bi yaş günü yaptığımı fazla ayrıntıya girmeden geçiyorum. Tamam tamam ayrıntı istiyorsunuz. Bi kilo et, sumaya takılmış bi hortum, binbir meze ve salata ile masanın önünde tahtına kurulmuş bişi düşünün adına da “SeSar” deyin. İşte o bendim. Benim yaş günüm yerine Beyonce’un sıkıcı doğum gününe gidenlerin üstüne lanet insin diyeyim. Sonuçta hatun benden yaşlı bunu artık kabullenin. Hala genç, körpe ve diri fücudum varken Beyonce’un kalçalarını düşünüyorsanız ya aşırı abaza yada miyopsunuz adamım. Hipermetrop mu? O kadar yaklaşıyor musun ki yanına sanki? Ben sana en iyisi bi “Abazanal 100mg” yazayım. Yok artık Beyonce’un “B” harfini neye benzetiyorsun? “Çüşşşş” deyişim oraya kadar geldi demek. Neyse senin için şu Beyonce yaş günü kutlama resmini ekleyeyim ozman. Bu resimde senin “B” harfi de gözüküyor hadi iyisin.

257nf6.jpg

P.S Uzun zamandır yazmayışımın nedeni olarak gösterdiğim sürmenaj bünyemin de yavaştan normale döndüğünün de müjdecisi olayım istedim(yavaş olan bünyem değil ağırdan almayı seviyorum alala). Herkes için 4 Eylül bayram olmalı değil mi? Ne? Sürmenaj mı ne demek? Yok kardeşim yok anam babam ne sürmene, nede patinaj ile alakalı… Tamam bi yerde beyninizi motora benzetirseniz kayış sıyırması da diyebilirsiniz bu duruma. Tabi ki bu sizin benzetme yapma konusunda ısrarınızın, yada başka türlü örnek verilmeden konuyu anlayamayışınız ile alakalı bi durum. Ve aslında bu da bi sürmenaj belirtisi olabilir; dikkat!!! Paranoyaksanız bu laf üzerine nette nasıl sürmenajdan kurtulurum diye arama yapmaya başlamanız olası. Nerden mi biliyorum? Adamım az önce sürmenaj olduğumu söylediydim. Sen de bi sürmenajlık sezinliyorum bak.

Yettim yetimler yettimmm…

Ağustos 28, 2007

Yaa, aslında ben bi süre daha yazmamayı düşünüyordum, daha doğrusu kararlı bi eylemden çok kararsızlıklar arasında bi sıkışma oldu diyeyim de benim kafam yerine sizinki çatlasın. Şimdi, mirim nezmandır girmediğim blog uma en son şu “WordPress yasaklandı ulem” naraları atıldında hınç ile girişmiş bulundum. Nitekim sitemin, sistemimin dns ayarları değiştirdikten sonra ulaşılabilir olduğunu görünce ki öle şüphem vardı diyemem tamamen safsata söylediklerim, son yazılan yorumları bi okuyayım dedim. Ardından dns ayarlarını değiştirmediğim ofis bilgisayarından da girince artık yasaklı bi sitem olduğunu farkedip bu yasağı kişiselleştirip “SeSar’ın sitesini yasaklamışlar duydunuz mu?” dedikodusu yaydım. Böylece WordPress yasağı unutuldu; tabi bunlar da saftasa a garip yetim… Nitekim siteme girince öncelikle Beyonce&SeSar a yorum yapan bi yetim fan’ın yazdıklarına güldüm felan ama ardından benim hala askerde olduğumu düşünen insancıkların da msj bıraktığını fark ettim. Sonra en azından az bi dekolte ile göstereyim varlığımı diyerek şu anda bu okuduğunuz şeyi yazarken buldum kendimi.

Kıssadan hisse artık buradayım ve ciddi anlamda yakında yazmaya başlayacağım. Hatta bu hususta bb yi bile beklemeyeceğim. Cidden bakkk.

Bahane değil, gerçek… Aralıkta askere gitme hususunda tsk ile karar birliğine varmış olmamız dolayısıyla dönene kadar aksi belirtilmedikçe yazmama kararı almış bulunmaktayım. aynı zamanda bu bb ye grev niteliği taşıyor gibi olsun istedim ki çiftte mesaj verebileyim. Yalnız ben askerdeyken vatan hiç olmadığı kadar güvensiz kalacak desem :P

Bu zaman zarfında kendimi  eğlendirme hususunda da tsk ile gönül birliği içinde olduğumuzdan mümkün olduğunca tatil programıma bağlı kalacağım için de gönlünüzü kıracak şekilde yazamayacağım…

Ben yeni bir darbe yapana kadar burda yeller esebileceğini sizlerle de paylaşayım dedim a insancıllarım. tütütüü…

üstünü örttük ki tozlanmasın

m4 eğitimi ve çevre sevgisi(mıntıka temizliği) dersleri alabilmek üzere kapadık

Bayram sonrasında girdiğim “tatil sonrası” sendromumu yazabilmeyi deneyerek, sendromda olduğumu bildiğimden ve cümle içinde kullandığım “sonra” tabirlerinden sıkıldığım için yazamama sendromuna girmiş bulunmaktayım.

 
İşte bahanenin bahanesi artık bu da…

 
Ama yan gelip yatmaya bi anda çarçabuk alışan bünyem, nedense çalışmaya itiraz eder havalarda meydan okumada. Hal böyleyken klavyeye gün içinde işsel bağlamda basışımdan dolayı keyfi keder basmayı denemeyip, sadece yan gelip tatilden çıkma eğilimimi işe dönüşle bir arada harmanlayarak yazmama grevitesi içine girmiş bulunmaktayım. Tek tesellim, sadece üç gün çalışacak oluşum, her ne kadar Pazar günü tek tatil günüm olması dolayısıyla bi an önce yeşil sahalara dönmeli ve Gehry’le olan aramızda tatilden dolayı giren uçurumu kapatmalıyım.

 

En yakın zamanda dinç bi kafa, ve yeniden Polyanna kılığıma girip yeller estireceğim aman biraz zaman… Uykum vaaaaaarrrrr…..

Dün mevzusu açıldı: babam hastanedeyken, hasta insancıkları birbirleriyle “sen nereden ameliyat oldun” tarzı muhabbet ediyorlarmış. Tabiî ki aynı mevzu bahis için aynı mekanda havayı teneffüs eden bu insanların birbirleriyle konuşacak ortak hazır bi mevzularının bulunması aslen şaşırtıcı da değil.

Lakin bu muhabbet esnasında benim de hatırımda benzer bi vuku canlandı…

Lise zamanı, okula otobüs ile gidip geliyoruz. Pasolara, belli bi ücret karşılığı aldığımız bi bandrol yapıştırmak suretiyle, otobüsleri sınırsız kullanabilme lüksüne sahibiz. Biz de bu güzel hizmeti sonuna kadar kullanabilmek amacıyla ve sıkış tepiş gitmeyelim maksadıyla, çift yada üç otobüs değiştirerek eve gidiyoruz. Fakat Çekirge’de bindiğimiz 25-A otobüsü SSK hastanesinden gelmekte. İçerdeki atmosferi tasvir edersek, sanki veba hastası gibi herkes; öksürenler tıksıranlar. Fakat her nedense hemen hemen her binişimizde rastladığımız ortak mevzusu hastalık olan ve birbirleriyle bu konularını paylaşan bi insan profili mevcut içerde. Ve ortak mevzularını sadece hastalıklarının ne olduğu şeklinde geçici cümleler ile tasvir edip hastane dönüşü yolu kısaltmak gibi bi düşünce içinde olsalar amenna. Nitekim muhabbet esnasında birbirlerine röntgen filmlerini gösteriyor, ve kullandıkları ilaçlara olumlu olumsuz yorum yapıyorlar. Şu gibi:

(röntgen filmi otobüs camına dayanmış)

1. hasta: demek doktor sana …. hapını verdi. Valla benim hanımı da aynı rahatsızlıktan getirdiydik, bu hap mide bulantısı yapıyor. Sen şu hapı dene.

2. hasta: aaa öle mi? Evet öle yapıyım madem. Peki onun dozunu ne alsam acep?

1. hasta: burada doktor günde 2 defa demiş. Bu sölediğim ilaç biraz daha hafif, sen en iyisi mi bundan 3 defa al.

2. hasta: oh çok teşekkür ederim. Yalnız burda senin filmde de sanki disk kayması gibi duruyor ne dersin?

Uzaaaaaar gideeeerr……..

 

ol074016.jpgEski İspanya Başbakanı Aznar, kadın gazetecinin bluzunun içine kalem atmış. “Cuatro” adlı televizyonda yayınlanan “Eva Hache” adlı programda çalışan kadın gazeteci Marta Nevot, Madrid’te bir kitap tanıtımına katılan Aznar’a “1998 yılında ETA’nın ateşkesinin ardından o dönemde başbakan olarak Bask Ulusal Bağımsızlık Hareketi (MLNV) ile diyaloğu başlatmasıyla” ilgili bir soru yöneltmiş. Bunun üzerine Aznar ise “yanıt” olarak elindeki tükenmez kalemi gazetecinin bluzunun içine atmış. Aznar’ın hareketini “tam bir maço tavrı” olarak yorumlayan hükümetteki Sosyalist İşçi Partisi (PSOE), eski başbakanın kamuoyu önünde özür dilemesini istemiş.

Neyse haber böyleyken adama alttan hak verdiğimi de inkar etmiyorum. Çünkü ben de az kağıt parçası, kalem, yahut en son geçenlerde arkadaşın bluzuna kendi cep telefonunu tıkıştırmış bulundum. Özellikle sonuncusu kesinlikle plansız programsız bişidi. Sanırsam bu tamamen freudçu bi yaklaşımla oidipus kompleksi ile açıklanabilir. Küçükken gördüğümüz ve bilinçaltımıza işleyen bluz arasında kalan bu bölüme olan çekim kimi zaman bu tarz istem dışı hareketlere neden olabiliyor.

Öbür yandan asıl ben Aznar’ın bu manyaklığı toplum içinde yapmış olmasına çok güldüm.

Diğer haberimiz ise sanat haberi gibi bişi: axyas012.jpgLas Vegaslı kumarhaneler kralı Steve Wynn, ofisinde sergilediği Pablo Picasso’nun 139 milyon dolar (204 milyon YTL) değerindeki “La Reve” (Rüya) isimli tablosunu konuklarına gösterirken yanlışlıkla dirseğini çarpınca tuvali deldi.
1932 tarihli tabloyu 139 milyon dolara satmak için geçen ay bir anlaşma imzalayan Wynn, devir teslim işlemleri tamamlanmadan önce eseri son bir kez arkadaşlarına göstermek istedi.

Ancak Wynn, arkadaşlarına tablo ile ilgili bilgi verirken yanlışlıkla dirseğini tuvale çarptı ve tabloda madeni para büyüklüğünde bir delik açtı. Wynn, bu olay üzerine satışı iptal ettiğini, tabloyu onartacağını söyledi.

Artık saflık mı diyeyim salaklık. Ama ben tabloya üzüldüm. Adam zaten para manyağıymış; koymazmış 139 milyon usd ona..

Artık hangisi saf, yada hangisi salak siz karar verin derim…

SeSar’ın olta balıkçılığından haz aldığı günlerden birinde, SeSar kodadlı şahsiyetim yazlıkta bu durumdan faide edebilmek amaçlı babasına yalvarak balığa gitmeyi teklif eder. Fakat malum mevcut teknevari şey hırboluğundan kendini alabora ettiğinden dolayı tabiî ki kendi imkanları dahilinde böyle bi olabilite de namevcuttur. Fakat yılmayan ve SeSar’ın bu durumuna üzülen acılı baba, komşu gibi duruşuyla pek bi yakın olduğumuz (yok öle bişi) amma arsa olarak yamacımızda yan parselde olan, fakat mevzu adres olduğunda yan sokakta ikamet eden selçuk zatınının kayığıyla (ama berabercenek) gidilebilirliğini çözmeder. Peder bey kendisinin çözüm üretmesinden dolayı kayıtsız kalarak afili görünür ve balığa kendisi yerine gelebilme durumları o an itibari ile misafirlik görevlerini azletme olan menekşe soysundan, kuzenler Gökhan ve Elçin’i atar. Bu durumdan pek de rahatsız olmayan SeSar ve tayfası, teyze ve validesinin birlikte olduklarında analık görevlerini daha bi hicivle yerine getirdiklerinden dolayı, yanlarına çıkın sepetlerini de alarak Selçuk insanıyla deniz kenarında buluşurlar. Deniz kenarı bildiğin deniz kenarıdır. Lakin denizde selçukla hiç karşılaşmamış olan (tabi ki daha öncesinde de karşılaşmışlıkları yoktur) SeSar ve tayfası, timberland kunduralarının üstüne dizlerine kadar çekilmiş olan kahverengi çoraplarıyla (şort giyiyor dememe gerek yok dizlerini görüyoruz diyoruz, alooo), Dennis çizgifilminden çıkagelmiş George amcanın xsmall modeliyle karşılaşmış olmanın vermiş olduğu bi şapşallık yaşamışlardır.


Nitekim tüm gün durup şaşırıp durmayalım şekliyle neşe ile tekneye atlayıp çıkmışlardır balığa… Lakin sorasında şaşırma eylemleri bitmemiş, dinmemiştir. Öncelikle Selçuk bey, abi, amca yada ne ise yüzme bilmemektedir ve bu sebepten dolayı yüzüp çıkabileceği yerde balık tutmak gibi bi huyu vardır. Lakin bu yüzüp çıkabilitesi olan yerler yürüyerek kıyıya varılan kıyısal mekanlardan ibarettir. Hatta bu durumda kıyıdan olta atmak her daim daha mantıklı gelmektedir. Nitekim kamış oltalarının mandalını hiç açmadan ve ve kolunu sarmadan (derinliği daha nasıl tasvir edebilirim boy mu vereyim) oltayı atıp çıkarırlar. Elçin ve Gökhan vakadan acaip sıkılmışlardır. Annelerimizden aldığımız çıkını afiyet etmekte ve rüzgarda sallanıp duran ve SeSar’ın yanında oturduğundan dolayı sonrasında fark edebildiği Selçuk amcanın kulak memelerine kopup gülmektedirler. SeSar ise inatla gözleriyle gördüğü balıklara doğru çapariyi (çapariye yem de koyduk itiraf) sürerek bi kaç adet kırlangıç ve bissürü de sümüklü diye hitap ettiğimiz ve yemediğimiz kaya balığı yakalayarak haz almaya çalışmaktadır. Bu arada SeSar becerisiyle yazlık sularında adı büyük balıkçı diye anılır ve rast gelir kendisine ki bu bedbaht günde bile yine tür ve türev yapmak üzere Selçuk amcayı dize getirtip sinirlendirmiştir.

sumuklu.gif


Fakat bizim yazlık sularında şöle bi huyumuz vardır; sümüklü diye hitap ettiğimiz balıkları yakaladığımızda etrafımızda kol gezen martı ve türevlerine doğru sümkürterek fırlatıp onların karnını hoş ederken bi şekilde bu yenmeyen balıklara karşı adı konmamış bir soykırım uygularız.

Süre geçer artık can iyice sıkılmıştır en son muz yeneli 10 dakika olmuş ıslanmış dergiye tekrar bakmak sabrı taşırmıştır. SeSar da o an tek eğlenceleri olan sümüklüyü martıya fırlatma soykırımı oyununda kullandığı cephaneleri bitirmiş, ayrıca yenisini tutma şevki de kaçmıştır. İşte tam bu sırada aklına cin gibi bi fikir gelir. Çaparilere yem taktığımızı neden itiraf ettiğimi de kanıtlayan vaka-i hayriye de bu cin fikrin bi ürünü ve kurbanıdır. SeSar kuzinlerine dönerek “bakın şimdi nasıl kandıracağım kerkenesleri” diyerek, öbekten bir tane midye koparır, hedefi midyeyi martılara sallayıp sümüklü sandırtmak ve öle kısa bir eğlence yordamıyla hazza ulaşabilmektir. Her zamanki gibi ayağa kalkar, fakat o an ters bir dalgayla birlikte fırlattığı midye hemmeen SeSar’ın yanında oturan Selçuk amcanın başına gelir. Yaklaşık 10-15 metre uzağa atılmak üzere hedeflenen midyenin 50cm yanındaki başa çarpması haliyle acı verici olmalıdır. Fakat SeSar ve kuzenleri bunu asla bilmemektedirler. Çünkü SeSar üzgün olmasına karşı, kahkalardan kırılıp nerdeyse tekneden düşmek üzere olan kuzenlerinin, gülme efektleriyle Selçuk amcanın başını okşar (köpek okşar gibi işte gözünüzün önüne öle getirin) ve pişkin pişkin “Selçuk amca iyi misin?” diye sorar. Acıdan gözlerinden yaş geldiğini gizleyen Selçuk amca ise kafasını şapkasıyla gömer ses etmez. Ve tabiî ki de aceip sinirlenmiş ama gene de suskunluğunu yitirmemiştir.


Düşünsenize sizin teknenizde bi manyak kafanıza midye atıyor, sonra kafanızı okşayarak , üç kişi gülüp geçiyorlar. Neden bizi orda denize atmadı hayretler içinde şu an bile kalmamak için zor durduğumu söylemeliyim efenim…

tr_18403856_-200_-200.jpgBiliyorum aradan bi hafta gibi bi süre geçti ne biriktirmiş olabilirim, ne yaşamış olabilirim ki? Tabiî ki koca bi hiç. Sadece kafamı kaldırmaksızın çalışmadım. Aynı zamanda acıktım ve susadım. Ama acıkınca derdime derman olsun istedim en sevdiğim kupayı alarak en sevdiğim ketılda kaynatılmış suyla bocaladıktan sora içine “knorr kremalı mantar çorbası” nın en hazırı olan, bardak şeysini bodoslama döküverdim. Sora keyfe keder içerken biraz da araştırmacı ruhum mu diyeyim yahut sadece detaycı psikopatik yanım mı paketin üstüne bakarken, ki içinde bişi yok bocaladım hepsini, o da neee köşesinde paketin “şıkır şıkır” kremalı mantar yazmıyor mu kine acaba niye ki?? Sorasında acaba hepsinde mi şıkır şıkır yazıyor çeşitlerin yahut silistre diyerek açtım çekmecengii ve daldırdım en mercimek baki ve en domates güzeli olana ellerimi avuçlarımda hissedene kadar kendilerini.


Evet evet süper esprili knorr ekibi bizlere en “şıkır şıkır”ından mantar, en “kıtır kıtır”ından mercimek, en “kıpır kıpır”ından domates çorbası icat etmişler. İyi de etmişler. Lakin acep elimde olmayan sebeplerle elde edemediğim diğer çorba zatlarının tamlamaları n’olabilir diyerek az kafa yormadım üstlerinde ^o)


Kütür kütür şehriyeli tavuk

Fıkır fıkır ezogelin

Şırıl şırıl yayla

Pütür pütür tarhana

Löpür löpür kremalı tavuk

Zıpır zıpır sebzeli luch çorba

Horul horul işkembe

Mırıl mırıl düğün


Olur mu? Yeter mi? Yetmediyse buyurun buradan.. oooh şıkır şıkıııırrr

Şimdi balığın tarlada yetişmediğini hepimiz biliyoruz. Nitekim ona rağmen balık çiftlikleri olduğu için aranızda böyle düşünüp beni gerecek karakterler var ise de bunların tff’nin kurduğu lig havuzunu da ıslak zemin sanabiliteleri de aynı ziyanda olduğu mantığıyla bu pozitif günümde susarak trip atıyorum, sadece…

Peki balıkçılığın çiftlik hayatı dışında yaşanan bölümü nasıl oluyor diye soran arkadaşların seslerini ve heveslenip merak edenleri duyunca ben de araştırmacı bi kişiliğe bürünüp hodri meydan brea Uğur Dündar diyerek çıktım yola… Ne ketum bişeymiş olta balıkçılığı, nasılmış vesselam öğrenip anlatayım istedim siz insalcıllarıma…

dsc00107.JPG

Olta balıkçılığında bi sürü alet edevat var. Öyle olta diyerek geçmeden neyin nesimiş bu lugatımıza katacağımız kelimeleri bir bir inceliyelim.

1) misina: kolye yapımında da kullanılan oltanın duayeni organ. Konumuzla en ufak alakası bile yoktur silin bunu aklınızdan.

2) mantar: şimdi balık olacak ızagarada, yanında rakı… bi de tereyağlı mantar ızgara veyahut mantar sote oldu muydu deymeyin keyfe…

3) beden: hiç beden olmadan balıkçılık olur mu? Olmaz yoksa kim tutacak balığı değil mi efendim?

4) köstek: arkadaşını köstekleyeceksin ki balık rakısız ve muhabbetsiz olmaya görsün.. pek fena

5) kurşun: baktın ki oltaya gelmiyor balık çıkarıp vuracaksın havalı tüfeğinle… ondandır ki en çok silah Karadeniz bölgesindedir. Yani kıstasa kıstas düşünün bi…

6) fırdöndü: sizi balığa çıkalım diyerek kandırıp regl olduğunu söyleyebilecek yavşak arkadaş tribi. Siz inadınıza gidin kendi başınıza nalet olsun o p….

7) şamandıra: tabi o kadar balık yedikten sonra bunları çıkaracağınız mekan: wc (water closet). Eh sifonda çekeceğinize göre, şamandırayı da çözüttürdük böylece

8 ) zoka: balıkla alınan rakı ve ardından gelen içkili ortamda yapılan şaka muhabbeti ki zokaya düşen insan bozulur ya küser ya kavga çıkarır uzak durulasıca triplerdir.

9) çarpma: rakıyı fazla ve balıkla orantılı içilmediğinde görünen vaka…

10) kaşık: mezeyi havuduyla götürmek için lazım olan edavat

11) sinek: balık yenilmeyince türeyip ortamı rahatsız eden haşere…

12) kanca: müzik bulamayınca açılan tv kanalında o anda oynayan film. Ortam itibariyle herkesleri germesi aşikar yapıt.

13) çapari: istanbulda bi balık restaurant. Ve her denize kıyı sahil şeridinde bu ada sahip bir adet olduğunu iddia ediyorum.

Hala çiftlikte takılı olanlar varsa tüfeğimi alıp geliyorum bre, ortamda alkol var zokaya getirmeyin beni.

  Bugün okuduğum bir haber beni baya bi neşelendirdi. Prestijli bir ödül olan Nobel’e alternatif olarak düzenlenen ig-nobel ödülleri mevzu… Önce neymiş bu ig-nobel diyenlere açıklama yapalım: İngilizce de”rezil” “küçük düşürücü” anlamına gelen ignoble kelimesinden türetilmiş, ve haliyle Nobel kelimesine çekilmiş, bu ödül töreni alternatif ve “gereksiz buluşlar”a veriliyorlarmış. Yani bi nevi Oscar’a alternatif verilen altın ahududu benzeri ödül şeysinden. Hatta şimdiye kadar 15 kere düzenlenmiş 16. sını da yapalım şeklinde gelenekselleştirilmesi de kaçınılmamış popülist dünyamızda :D

Aynı Nobel’de olduğu üzre gene branşlaşmalar şeklinde veriliyormuş ig-nobel’lar…

Barış ödülü: yalnızca gençlerin duyabileceği frekansta rahatsız edici sesler çıkaran “genç kovucu” isimli cihazı icat eden Howard Stapleton.

Matematik ödülü: (ki Nobel de matematik yok burada neye alternatif anlamış değilim) “bir grup fotoğrafında, herkesin gözlerinin açık çıkmasının kesin olarak garantilemek için kaç foto çekilmelidir” sorusuna cevap bulan Nic Svenson ve Piers Barners.

Beslenme ödülü: “bok böcekleri neden yemek seçer?” isimli makalesiyle Vesmiye El Huti ve Fatin El Mussalam

Ortinoloji ödülü: “ağaçkakanların neden başı ağrımaz?” sorusunu cevaplandıran Ivan Sxhwab ve Philip R.A. May

Akustik ödülü: “kara tahtadaki tırnak gıcırtısı neden rahatsız edicidir?” çalışmasıyla D. Lynn Halpern, Randloph Blake, James Hillenbrand

Tıp ödülü: “anüsten parmakla masaj yöntemiyle hıçkırığın durdurulduğunu” saptayan Francis Fesmire, Macid Odeh, Harry Bassan ve Arie Oliven…

Fizik ödülü: “kuru spagettinin büküldüğünde ikiden fazla parçaya bölündüğü”nü keşfeden Basile Audoly ve Sebastien Neukich

——————————————————————————–

Şimdi asıl bu ödüllerin neden gerçekten Nobel değil de ig-nobel aldıklarını saptayalım ;)  

Barış ödülü: öncelikle gerek gaz çıkarma olsun gerek diğer ahkam kesmeleri olsun asıl rahatsız edici sesi çıkaran aletlere sahip “olgun” insanlar varken böyle bi icat yersiz. Sonuçta bunun tam tersi bi alet icat edilse makbule geçerdi. Şöle ki, mahallede top sahası yok çocuklar top oynuyor yaşlı kız kurusu menapozun verdiği de etkile fırlıyor cama: “yok mu başka sokak benim kapımın önünü buldunuz” şekliyle gevriyor ortalığı. Al sana “bızzzzzt” uzaklaş kız kurusu şekli

Matematik ödülü: şimdi grup derken tabi herkes şehvet dolu bi haldeken gözlerin açık olması zor bi etken haliyle :D hehe.. yok tabi öle değil de bunun yerine bu araştırma eğer şu şekilde olsaydı Nobel alabilirdi kanaatindeyim: foto çektirmek üzere olan insan güruhunun aynı kareye toplandıklarında neye dikkat ettikleri (3-5-2 dizilimi mi nedir) ve fotoğrafçının bu fotoğraf harikulade bile olsa bunu rötuşlamama şansının yüzde cinsinden değeri.

Beslenme ödülü: ulen sen yediğinin ne bok olduğunu biliyorsun da sanki diyerek kestirip atıyorum. Bu araştırmanın cevabını (zoolojim hakket 100’lüktür) ben bile biliyorum ki şöledir: bok böcekleri topladıkları boka yumurta bırakırlar ve tabii ki besin değerleri en yüksek olan boku seçmeleri larvanın gelişimi açısından önemlidir. İnsanlar niye yemek seçer gibi bi makale yazmış olsalardı Nobel alacaklardı saflar.

Ortinoloji ödülü: çünkü ağaçkakanların başlarını vıdı vıdıyla şişiren birisi yoktur cevabı sanırım.

Akustik ödülü: bu ödülü ben olsam barış ödülünü kazanan amcama verirdim. Yeni akustik aletinden dolayı. Öbür taraftan bu ödülü alana da barış ödülünü layık gördüm. Niye mi? Ortamda bu ses olunca herkes dağılıyor da ondan. Oooh güzide yaşam sorasında

Tıp ödülü: kesinlikle benim favori makalem… “Bunlar keşfi nasıl yapmışlar?” sorusu ile “neden bu ödülü dört kişi almışlar?” sorusunu aynı karede sorarak septiklik etmiyorum sanırım. Siz de bu soruların sonunda benimle aynı mantıkta iseniz gülmemeniz için bi sebep yok. :D :D :D öbür taraftan hıçkıran bi insana pandik atmanız bundan sonra tacize mi girer yoksa iyileştirme uğraşınız olarak hoş mu karşılanır? diye sormadan edemedim. Ama bizim bildiğimiz korkutunca hıçkırık geçtiğine göre “hıçkırmaya devam edersen pandik atarım haaa” şeklinde bi korkutma ünlemi yahut direk olarak “mucccckkk” şekilli alttan dalan serbest güreşçi pozumuz da işe yarayabilitesinin kanıtlanmış olduğu için bu güzide dört bilim adamına teşekkür ediyorum. Öbür taraftan bu insanlar hıçkırık anında anüsten alınan fitil geliştirselerdi belki de Nobel alacaklardı. Yaa yaaaa…

Fizik ödülü: bunu zaten hepimiz bilmiyor muyduk? Yani sonunda silindirik yapısı yüzünden shear hareketi uygulandığında içi boş boru en az üç noktadan kırılma noktası yarattığını bilmiyor muyduk? Yahut şimdiye kadar bunu makaleye döken mi olmadı bilemedim. Her ne ise de bu adam napsa netse de Nobel kazanamaz zati ondan kasmıyım en iyisi mi :P

Bu arada Ortinoloji ödülünü alan Ivan Schwan ödülü ağaçkakan woody kıyafetinde gelip almış.  

araf.JPG

Şimdi SeSar sen de mi film eleştirmeni oldun yahut SeSar’dan da film eleştirisi mi olur o gitsin havalı tüfeğiyle oynasın serzenişleri duyar gibiyim. Yok haklısınız da bu gece itibariyle yaşadığım bir ıstırabı anlatmak istedim. Ama sakın ola ki aklınız da olsun ben de bi izleyeyim diye bi ur çıkıvermesin diyerek de baştan bi kere daha tembihleyeyim sizi… İnsancıllarım, bu Araf denen film hakikaten acayip kötü diyerek direk bi karalama kampanyası yaratmak istemiyorum ama kendime engel olamıyorum da bi yandan. Filmde diyalog namına hiç bişi olmadığı gibi artık, filmde korktuğunuzu düşünmek bile istemiyorum- Türkler bu kadar basit şeğlere mi korkuyor der unturkish bi şahsiet eğer izlerse ki-, sonuna doğru sessiz kahkaha atabilmek için zulüm içinde ellerimi ağzımı kapamak için kullanmak zorunda kaldım. Film nası akar görüntü içindedir madem izlemeyin diyorum merak da etmeyin dimi, alın size sahnelerden bi kaç bukle: Şimdi Cenk baba olarak çocuğunu kaybeder hastaneye, eşi Eda’yı görmeye gelmiştir. Odanın kapısını açar karısının arkadaşı kafasını bulanık uyku modundan kaldırarak “cenk bize 2 su getirir misin” şeklinde buyurur. Cenk garson boy vaziyetinde paşa paşa gider damacanadan doldurur suları, ve süpürge yapan adamın yanından geçerek odaya kadar yürür (anlatmamın sebebi kameraman da bu işlevleri bire bir çekiyor) kapıdan girer. Hatun kişiyi ,dürterek uyandırır suyunu buyur eder. Karısını alnından öper sonra (alından öpmek bisde namustur :P ) da kötü haberi verir felan. Filmde bunun gibi gereksiz yere uzatılmış o kadar çok sahne varken tabi ki filmin bitmesine kasmadık desem yalan olur. Şöle bi yalan olur ki aslen “hah bitti bitiyor” dediğimiz anda hayko cepkin şeysi şarkısını mırırdar (rezalet bişii dinlemeyin derim) o sırada cenk arabada direksiyonu yumruklamaktadır. Bu 4 -5 dakika cepkin klibi olur bi nevi… hah bu sırada yumruk atma delisine döndüren olay ise, karısı Edacım kolunu, kızının onu rahat bırakması için kıza bıçak salladığını düşünerekten kolunu yaralaması sonucu hastaneye götürmesi sırasında, nedense tımarhaneye getirdiğini anlıyoruz ardından, doktordan şizofren belirtisi olduğunu öğrenip yıkılması babında gözlerimizi yormak sorumluluğunu yüklenmiş yegane sahnedir. Bu arada film dediğim gibi acaip sıkıcı bitsin diye gözünün içine baktığınız türden. Bi o kadar durağan olmasının yanında nedense arabadan inen herkes koşa koşa gidiyor. Nedense dedim ama aslında cevabı da biliyorum: normal bi filmde (anormal olduğunu söylemek kötülemek değildir umarım) arabayı gösterdin diyelim eve geldin babında, sora sahne atlar eve giriş pozisyonu filan takılırır. Fakat Araf’ta kameraman eve kadar aktörle koşar (ki o sırada yürürlerse film daha da bi uzardı)ve film durağanlıktan kırılır. Çekimleri de eleştirmicem her ne kadar dialogsuz geçen yemek sahnelerinde (film sahne yerine direk yönetmenin evinde çekilmiş sanırsam) kamera masanın bi köşesine konmuş da öğrenciler kendi arasında film çekiyormuş hissiyatı vermemesi elde değilken.

Son bi hatırlatma, eğer bu filme bu yazıyı okuyup da hala gitmeye kararlıysanız size asilik bazında ebeveyninizin yapabiliteleri test-eresi sinden 55 veriyorum. Hayırlı ola. Ve ben burada bişiyi yazarken ilk defa bu kadar gerildim desem yeridir. Ama zamanı değildir. Ganiye yazık etmeyin, sadaka varin ramo zamanıdır filan filan diye toplumsal mesajla bitirdim. (stop)

Bugün zaman geçmek bilmiyor iken ben de gerilimin dozunu iyice kaçırmış bir halde pıtt pıtt oraya, yok o da olmadı sürün sürün buraya şeklinde garip vukular takınmış bulundum. Gerginliğimi 3 boğaz köprüsünün statik projelerini çizen adamın bile altına girmeyeceği bi külfet olaraktan tanımlayabileceğim gibi (mübala yapıom 3 tane boğaz köprüsü mü var a şapşal), ormanda 10 kaplan gücünde sıkılırım, 10 kaplan bi aradayken n’apabilir ki  konken bile oynayamaz o hesaptan, demek de betimleme yapıp üstümdeki sıkkınlığı atma çabama nafile bi şekilde beni daha çok germekte olan bu anı yaşıyorum hali hazırda. Derken bu reglli anımda gerginliğimin statik hesaplarını mukavemet dersinde artık unuttuğum formüllerle de çözemeyeceğimi irdeledikten sonra, yine karamsarca balkon, arka pencere gezisi düzenleyip, hala havalı tüfek edinmeyişimin ve ihtiraslı geçen yayalara kasabın vitrinine bakan aç kedi misali baktığımı fark etmemle beraber, “yok canım ben müzik dinleyeyim yoksa balkondaki ıvır zıvırdak şeyleri fırlatmak zorunda kalacağım” hissiyatına kapılıp girdim gene içeri. O an keşke şu s….min rap tayfası gibi kafamın üstünde engin laminant yüzeyde kafa üstünde dönüp de, aklımı başıma alamıyorum en azından dağıtabilecek bişeye sahip olabilseydim madem şeklinde içerlemedim de değil. Her güne yeni bi sendrom sıkıştıran hüpper ruh halime, denge unsuru konusunda ön ayak olabilecek takıntı, hobi tarzı şeeğler bulmalıyım sanırsam. Bu arada şu an hala bitmemiş olan “mimarlık haftası” mı acep beni böle kıllandırıyordur nedir vaka? Şeklinde bi düşünce demeti içine de girmemiş sayılmam. Eeh psikopatlıkta sınır olmadığına göre ve SeSarium tarikatına göre kendin dışında suçlayacak biri bul ve sıyrıl mantığında olduğuma göre aslında soyut birimi bile suçla ve sıyrıl. ;) En doğrusunu yapıyorum bi yerlerde bişi eksik sadece… hımm havalı tüfek olabilir aslındaaaa….

 

Aslında bugün yada şu saat itibariyle gece ve kimine göre sabahın 3’ü diye tabir edilir, yazı yazma hevesi içinde değildim; lakin http://teknoloji.milliyet.com.tr/detay.asp?id=1884 adresinde bilimle ilgili bi haber okuyana kadar bu görüşümün kırılacağını bilemezdim. Aslında garipsel bi olay yok haberde, bilimsel bi keşiften bahsediliyor ve hatta okumayanlar için hadise şöle:

“Astronomlar, Güneş sistemi dışında yeni bir kategoriye soktukları gezegenler keşfetti. Bu gezegenler, kendi güneşlerinin etrafında olağanüstü hızla dönüyor. Öyleki, bazıları bu turu bizim günümüzle bir günden daha kısa sürede tamamlıyor.”

Nitekim haberi okuduktan sonra yorumlara bi an gözüm kaydı ve yorum yapmadan yurdum insanının, sanırsam ramazanın da etkisiyle, yaptığı yorumlardan bi kaç adet burada sergileyim dedim: 

Ilahi kudret ilahi kudretin fizik yasalarımızdan taşan görüntüsü.

Döne dursunlar biz önce iç dünyamızı halledelimde sonra dış dünya keşfine çıkalım…

Nedir bu ilahi güçle alıp veremediğiniz ne var anlamıyorum. ilahi güç öyle yaratmış öyle olmuş. bilim tabiki günlük hayatımızda birçok pratik yarar sağlamış ancak bilim felsefesini biraz takip ederseniz bilimin de aslında dört dörtlük olmadığı konusunda fikir sahibi olursunuz.

Bilim ve ilahi güç İşte söylemek istediğim de tam bu önyargı !! Bilim nereden ilham alır, kaynağı nedir; doğa ,evren ve enerji ya da ilahi güç olarak tanımladığımızdan. Yani bilimin içinde bu kavramlar birbiriyle çelişmez, insan aklını temel alır ve kimsenin tekelinde değildir. Oysa yapılan yorum fiziğin(bilimin) yetersizliğini vurguluyordu ki ben de zaten bilimin dogmatik olmadığını ve yetersiz kalmasının kendi gelişimi için bir sistematik olduğunu söyledim. Olay bilimse bilim konuşulur.

Herşeyden rahatsız olmak bilimle ilgili herhangi bir keşifte nedense bizim insanımız hemen sanki dine bir saldırı varmış gibi algı hatasına düşüyor. Halbuki insan inancından eminse niçin rahatsız olsun. Bilim allahın insana verdiği aklı en iyi şekilde gösterdiğinin göstergesidir. Telaşa gerek yok arkadaşlar

azık Allah’ın verdiği akılla Allah’a kafa tutanlara yazık…değil milyar yıl uzaklıkdaki gezegen tırnağın ucunda ki 3 tane hücreye laf geçirebildiğin gün gelin de tartışalım…yada siz halla Allah’ın verdiği aklınızla hayret ettiğiniz mükemmeliyete tesadüf gözüyle bakmaya devam edin…ölümüde öldüren Allah’a hamd olsun bize bu mükemmeliyeti verdiği için…

 

nesee işte böle böleeee.. yorumsuz bırakıyorum ama ne kastettiğimi anlamışsınızdır. Eğer ki buradaki bütün mesajları aynı kişi yazmadıysa ben son günlerde geçen irtica muhabbetine katılmadığımı söyleyemeyeceğim… aman değimmm tırsss tırsss felan…. şakşuka efesinin imambayıldı yorumunu da burda irticai olarak gördüm için beni “irticai paranoyağı” olarak görenler şimdi bana ne derler acep :P  

Ebeveyninizi tartın bakalım hangilerini yapabiliteleri mevcut ve sizin karşılığında buna kıl olabiliteniz:

1. Geçmişten sayfa açarak sizi ortamın maskarası durumuna düşürdükleri an, hele bunu cool gözüktüğümüz arkadaş ortamında yapabiliteleri

2. Şehir dışından gelmiş olma ihtimalini sadece kendileri için olabileceği kıstasına yorma, hele özellikle son gün yada gece bir arada geçirme mantığında olup, başka planlarınız olduğunu öğrendiklerinde surat asma, trip atma hadiseleri yaşanabilitesi… (dilara ??? :D)

3. Size her seferinde sizin takmadığınız fakat onların gözünde büyük bir ayrıntı olan bi hadiseyi kafanıza kakmaları. Siz savsaklamadığınız için hala ders almadığınız düşünüp “vurdumduymazlıkla” suçlanabiliteniz…

4. Sizi her saniye başka biri ile kıyaslayabiliteleri.. Hit konular ise başarı, okul, saygı, gb gb…

5. Sevgilinize “arkadaşın” diye hitap edebiliteleri.

6. Sigara alkolün kötü olduğunu beyan ederken kendilerinin hala tüketebiliteleri karşısında betimlemeleri ciddiye alabilmeniz (hepimize yetecek kadar var halbuki adamım)

7. Bilgisayar, playstation oynarken yada southpark felan izlerken size çocuk muamelesi yapmaları, o tür yakıştırabiliteleri

8. mevsime aldanma” başlığı içeren ve sizin dışarı çıkışınız sırasında üstünüze bişi almanızı yada üstünüzün yetersiz olduğunu nasihat edebiliteleri. Hatta gerekiyorsa terlediğinizde sırtınıza havlu koyabiliteleri…

 

1: az: 3 çok: 5 ben cool değilim:-2

2: az: 3 çok az:0 yok: -10

çok : 7 şehir dışında değilim: 0 olmadım olmayacağım :-20

3: az:3 çok: 5 vurdumduymazım:10

Duymazım:0 hatalıydım:-5

4:az:5 çok:8 çevremde kimse yok asosyalim:-5

Aslında kimse yok nihilistim: 2.5tan 3     kıyaslanınca gaza geliyorum:-17

5:az:3 çok:6 sevgilim arkadaşımdır:-8

6: az: 3 çok :4 sigara alkol kullanmadım haz etmem: sadece 0

Hööö?: sadece1,5

7: oynamam da izlemem de:-2 aay sıkıldım yok mu az çoktan başka bişi: al ozman sana10

8: topu topu 4 mevsim var ben hep montumu t-shirt’ümün üstüne giyerim:-5

Havlu iyidir: -10 çıplak çıkarım gene de giymem bişi:7

 

Toplamınız “0” ise yetimsiniz diye bişi demiyorum fakat altı ise hiç asi olmamışsınız hatta yetmiyormuş gibi test çözerek kendinizi riske atıyorsunuz ya ebeveyniniz sizi yakalarsa.. yok bonuslarla zar zor 10’un üstündeyseniz frijitsiniz. 10 a kadarsa sadece kopya çekmişsiniz. 11-17 arası ise yedek kulubedenisiniz. 18-31 arası toplayanlar garip ama normaller. 31- 32 tutturanlar curve yok rahat olun. 32- 41 arası maşallah. 42-50 arası olanlar haftasonu size iş ve aşkla ilgili 2 müjde vuracak (cosmo test havasına bürüyim ortamı). 50-55 arası olanlar siz de sırf aksiyon olsun diye test çözüyorsunuz yoksa şu an sizin çıplak bi halde dışarda olmanız lazım. 55 olan var mı ki bu arada?

 

 

Bugün neşe dolmam arz edilse bile şu mimarlık haftası günü dolayısıyla ne yazık ki üstümde garip bi şekilde sindiremediğim bi gerginlik vardı. Sanki ilkokul müsameresine çıkacak toy bi balaymışçasına stres yaşayıp her an işemeye hazırmış moddaydım. Tabi beni bu hale getiren mimarlık günü sendromu değildi ki böle bi sendrom olduğunu da şimdi uydurmakla beraber, uydurulmaması gerekecek kadar da saftarikçe, akıl almaz bi mantıksızlık örneği gösterdiğimi gizlemeyeceğim. Sadece bazı şeylere suçlayacak başka bi neden arayan kimliğimden dolayı bu masum günü de böylece garip bi zikirle kirletme çabam aslen hepsi :P Neyse efendim mimarlık gününde kokteyl adı altında sergi açılışı tarzı bişeye katıldık. Bişey dememin nedeni ise katıldığımız vaka-i hadise aslen bursa mimarlar odasının düzenlediği bi foto yarışmasının ödül töreni olmasıydı. Tabi böyle bi cümle kurunca nesi var ki denilmesi de gayet normal, fakat aslen garip olan içerde resim sayısı kadar ayakkabı sayısı bile olmamasıydı. Hele ödüller verildikten sonra ki ödül alan (1.lik ödülü değil jüri özel ödülü dışında sergilenen bütün fotolara bi belge verilmesi esastı) birkaç kişiden sonra (toplam sayı 30 kadar felan olması arz ederken 3 kişide sınırlı kalındı) gazeteciler foto çekip kaçıp gitmeleri ve bu terkediliş sırasında nedense mekanı dolduran kişilerin büyük bi çoğunluğunun basın mensubu olduğunu, ve isimleriyle orantılı şekilde ortamı basıp ardından da giderken de bi o kadar yalnız hissettimizi görmek beni nedense ürküttü. Fakat biz gene de sanki mobilya modunda galeriye aitmiş hissi verebilmek adına belki de biraz daha takılalım da, kalan çay ve kuru pastaları tüketelim dercesine ayakta takılma işlemini gerçekleştirmeye devam ettik. Ve aslen bu bağlamda retorik tavırlar sergileyecek kendimizden başka kimsenin kalmaması da mimarlıkla çelişen bi olgu oluşturmadı değil. Bu sebeple birbirimizi kesip mobilya misyonumuzdan sıyrılmada karar kıldık.

 

moda.JPGArdından böyle durağan bi geceyi kalıbından çıkarıp birikmiş olan enerjilerimizi atabilmek adına aslı(han) ile bowlinge gittik. Sonunda sentezlediğim üzre, bira içtiğim süre zarfında strike ve spare’lerden dolu bi inci kolye bezdikten hemen sonra, ki biram gelene ve kana karışana kadar baya bi bocalayıp ilk elde yenildim, biralarım bitince düşüşe geçmem fakat zamanında aldığım alkol ile paralel bir seri tutturarak 2-1 lik bi galibiyet ve büyük bi averaj ile mutluluk sarhoşu, ve sonucunda mimarlık günümü ciddi bi şekilde kutlayabileceğim bi an yakaladığımdan dolayıdır ki işte bu ulvi anı ölümsüzleştirebilmek için, gittim ve işedim :P

Bu Pazar günü bi önceki hafta da gittiğim ama bu sefer geç kalmadığımız, ki geçen hafta 5’te kapanan mevkiye 4’de varmıştık, planlı programlı bi gezi düzenlemiş bulunduk. Okul gezisi gibiydi hakikatle. Cümbür cemaat -topu topu 4 kişidik :) - sıkıştık arabaya vardık botanik bahçe ve güzide hayvanat bahçemize… Yine (2 hafta ardı ardına gidince benimsemiş olduğumdan) kapıdaki bekçi amca tarafından bi kişi adam sayılmadığından eksik para vererek daldık içeriye. Öncelikle geçen hafta göremediğimiz, sanki ömrümüzde görmemişiz gibi sonra çok üzüldüğümüz, yılanı görebilme maksadıyla (kapalı bi mekana yerleştirilmesi uygun bulunmuş zaatallerinin) bi hevesle daldık kulubenin yanından diğer bi kulubeye. Neyse orda iki karış boyutunda “büyük ebatlı” pitonu görüp hüsrana uğradıktan hemen sonra, ayaklarımızı yorma eylemini gerçekleştirmeye devam etmeyi sürdürmek üzre çıktık ordan o buhranla.

 

Sonra bilumum otla beslenen hayvanları özellikle de “lütfen hayvanları beslemeyin” şekilli levhaların yanından, kopardığımız çim, yaprak ve klorofil şeysine sahip botanikle besleme hevesine girdik. Zebraların çizgili, babunların pembelikten taviz vermeyen şişkin popolarına felan baktıktan sonra artık bizi hayvanat bahçesinin kesmeyeceğini anlayıp, Serengeti’de bi safari düzenlemeye karar kılmış bulunduk. Yada sadece artık kafayı kırmış bulunduğumuzdan hayvanat bahçesini gezen insan primatlarını incelemeye koyulduk. Sonuçta kendilerini besleyenlere karşı hürmetle el yalayan safarimtrak hayvanların aksine bu primatlar aşırı gürültücü ve düşmanca tavırlar takınarak kafeslere sürtünüyorlardı. Sorun şu ki içerde olan safarimtraklar bunu yapmazken bu primatların bu tip davranışları gezi güncemizin ana tartışma zeminini de oluşturmuş bulundu. Hatta aralarında “le hoy bah şimdi” gibi sesler çıkaran, burnuyla ağzı arasında semiz kıllar bırakmış bir alfa erkeği bir lamaya kopardığı bi dalla sarkıntılık etmeye başladı. Bu durumdan rahatsız olan anne lama olabildiğince insani yaklaşımıyla biraz daha kendisini kafesin iç kısımlarına doğru sürerek orda emzirme işlemine devam ettirerek olayı kapatma eğilimi içine girse de, sonunda benim öz şahsiyetim dayanamayıp bu egemen erkeğe tükürmek suretiyle haddini bildirmiş bulundum.

 

Sonunda botanik kısma geçip şen şakrak bisikletin duble seleli bi zımbırtısına binme denemesinden yeterli hazzı alamayınca bölünerek çoğalan bi hücreymişçesine yolumuza ölece çift bisikletle devam etme kararı verdik. Ama bisiklet yolu üstünde, geniş savanlardaki yaşayışlarını sürdürmekte ısrarlı olan bi kaç adet homo saphien primatını ezerek olaya İngiliz tarzı safari betimlemeleri katmam da Pazar günüme adrenalin ve hazzın doruklara çıkması bakımından ayrı bi tat getirdi.

 

Ve sonucunda beynim seratoninle doldu ve hala öyleyken de siz cağnımm insancıllarımla da paylaşayım dedim. Haftaya, havalı tüfeği olan varsa şayet, tekrar safariye çıkarken bize eşlik etmesi için, gerekirse  davetiye bile yollarım ;)

lama.jpg

bilet-ix handikapı

Eylül 29, 2006

Öncelikle bilmeyenler için bas bas bağırayım: 23 kasımda gathering geliyor Türkiye’ye. Önce 23’ünde İstanbul’da sonra 25’inde Ankara’da olacaklar. Ben de hakikatle bir gathering fanı olarak n’olursa olsun kaçırmayacağım haliyle. Hatta Ankara’daki konsere de mi gitsem diye düşünmüyor da değilim. :D

 

Neyse biletler bilet-ix de satılıyor. Ve ben de bi an önce tükenmeden kapmak amacı ile girdim siteye. İşte 26 ytl normal, 40 ytl balkon, 40 ytl sahne önü diye sıralanan mekansal bölünürlük alanlarının sayısal değerleri, satın alma işleminin gerçekleştiği bölüme girince bilet seçme amaçlı link şeysinde sadece birim fiyatlar yazılı durmakta olduğunu dehşetle gördüm. Önce bi anlam veremeyip bir reflex ile refresh yaptım. Tabi faide etmeyeğini sayfa açılmadan bildiğim halde gene de bi beklenti olmadı değil. Sonucunda bişi deişmedi ben sadece paranoyalarımın artmasına neden olan irkilmelerle sarıldım yatağın üstünde kalan kitaplığa asılı telefonumun basması meşakkatli tuşlarına. Bütün operatörlerin dolu olması bende, “acaba herkes aynı şey için mi arıyor, yoo tanrım” şeklinde bi psikopatlık mandrası oluştursa da bi şekilde operatörlerden hanım göbeği kıvamında sesi olan bi hatun açtı sonucunda. Onla da aynı husumetleri paylaştım nedir niyedir dedim? Hanım kız çiftetelli sesiyle “sistemde şu an bi arıza var ben de ulaşamıyorum, 5 dakika sonra arayabilir misiniz” diyerek beni terk etti. Öbür yandan operatör düşürmek için (o anlamda değil bre :D) gene 5 dakka daha bekleyeceğimi düşünerek kasıldım. Ve 5 dakika kasılı durduktan sonra telefonun bu sefer redial tuşunu bulmak için kastım. Halbuki çevirsem çevireceğim tuş aramak yan gözle pek daha bi zor oluyormuş. Neyse bu sefer daha tok harmoniye sahip bi bayan açtı telefonu. Direk sordum böle böle dedim o da şöle şöle derken şunu ima etti: üstteki 40 ytl balkon, alttaki ise sahne önü. “hımmm, yani üstte olduğu için balkon da üstte olmuş oluyor, olalala” şeklinde bi yorum getirdim. Sonucunda hatun sesi de soruma “hımfs” lıyarak onay verdi.

 

Sonuç mu? Henüz almadım bileti. Eğer sonucunda kurduğum paranoyalar tutarsa kendi kafama düşeceğimin garantisidir. amen

 

the-gathering.jpg

şehrimdeki bulutlar

Eylül 29, 2006

Oldum olası Cuma günleri beni zorlamıştır. Yani pazartesi garip psikolojik durumlara düşmemi normal karşılıyorum artık ama şu Cuma günlerinin üzerimde yaratmış olduğu paranoyayı anlamış değilim arkadaş. Nedir? Niyedir? Yada nasıldır? Enerji bombardımanı şeklinde akşam saatleri gene kuğu gölü balesi yaparken ofisimin laminant alanlarında, sanırsam içerdeki açık pencerelerin yaratmış olduğu serinlik kâfi gelmemiş olacak ki balkona çıkıp bi de orda kendimi ahaliye göstereyim dedim. Cumanın vermiş olduğu “cumartesi gelse de ozman kesin bişiler yapacağım ulen” havasını takınıp kahve fincanım elimde 88cm’lik yüksekliğiyle önüme dikilen parmaklıklardan sarkma eğilimlerim sırasında, içimi kasvete boğup cumanın hayrını dapdar eden bulutsuları şehrimin üstünde görmem aynı ana denk düştü. Bütün gün, yeni yıkattığım (tamam beleş de olsa insan acıyor) arabamın ağaçtan akan toz yaprak ve bilumum angut şeyler ile tekrar bi gün önceki geçmişine döndüren, bu komünistus similitisyus ilyetyus bulutlar niese dağa doğru sıkışıp da yükselememin vermiş olduğu ani buhranla, ölece durup, sırtını kaşıyan bir babunmuşcasına yerinde sıkışıp durması bende “hay sizi lanetler durunda fotoğraf makinesini alıp da çekeyim sizi” dememe neden oldu. İşten kaytarma olarak algılayabileceğiniz bi hevesle kuzu, terrier hayvanları gibi bişilere benzetme çabalarım sonuç vermeyince hepsinin aslında sadece birer puslu bulut oldukları sonucuna vardım (İsabet olmuş). Ve bu vesileyle acaba ben mi yaratıcılığımı kaybettim diyerek bi de sizlere danışayım ahali şeklinde bi forumtrak blog açmış bulundum.

 

Neyse Cuma gecesi dışarı çıkamamamın vermiş olduğu psikolojinin sonucu affedin.

100_1597.jpg